İçerik
Kur’an-ı Kerim’de adı 43 defa geçer. Kur’an’da 71. surenin adı Nuh Suresi’dir. Nûh (a.s.) Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde mühim bir yer işgâl eden Ülü’l-azm (En yüksek derecedeki) peygamberlerdendir. Hz. İdris’e (a.s.) tabi olan salih zatların vefatından sonra bazı insanlar bu salih kişilerin putlarını yaptı, daha sonra bu putlara tapmaya başladılar. Hz. Nuh (a.s.) puta tapan kavme Allah’ın dinine dönmeleri için gönderildi fakat kavminden kendisine çok az kişi iman etti. Nuh’un (a.s.) oğullarından biri de iman etmeyenler arasındadır.
950 sene kavminin hidayet etmesi için uğraşan Nuh (a.s.) sonunda Cenâb-ı Hakk’a acziyetini arz etti ve Hz. Nuh’a (a.s.) “insanlığın ikinci atası” denilmesine sebep olan “Nuh Tufanı” başladı. Nuh Tufanı’ndan önce Allah Teâlâ, Hz. Nuh’a (a.s.) bir gemi yapmasını emretti. Yapılan geminin üç katlı olduğuna, iki veya dört senede tamamlandığına ve içinde ateş yakılarak buharla çalıştığına dâir rivâyetler vardır. Rivâyete göre gemiye iman eden 80 kişi gemiye bindi. Ayrıca hayvanlardan birer çift gemiye alındı. Âlimlere göre Nuh Tufanı’nın başlaması ile yeryüzünün her tarafı sularla kaplandı. Tufanın 6 ay sürdüğü rivayet edilir. İlâhi bir emir ile sular çekildi ve gemi 10 Muharrem Aşure günü Cudi Dağı’na indi.
Kur’an-ı Kerîm’de Hz. Nûh (a.s.) çok şükreden ve sabır gösteren bir kul olarak zikredildi. Onun bir başka özelliği de kâfirlere karşı çok sert davranmasıdır. Nuh (a.s.) çobanlık ve ticaret ile uğraştı. Marangozcuların, denizcilerin piri kabul edilir. 950 senesini kavmini davet ile geçiren Nuh’un (a.s.) 1300 sene yaşadığı söylenir. Bir rivayete göre kabri Mekke’de Mescid-i Harâm’da, Mültezem ile Makām-ı İbrâhim arasında diğer rivayetlere göre ise Kerek, Cizre veya Necef’tedir.
En uzun yaşayan peygamber Hz. Nuh’un (a.s.) ayrıntılı hayatı…
HZ. NUH’UN (A.S.) HAYATI - Hz. Nuh (a.s.) Kimdir?
Nûh -aleyhisselâm-, Kur’ân-ı Kerîm’de ve Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîflerinde mühim bir yer işgâl etmektedir. Ülü’l-azm peygamberlerden[1] birisidir. Kur’ân’da muhtelif vesîlelerle ismi 43 yerde geçmektedir. 28 âyetten müteşekkil olan 71. sûre, onun adını taşır. Meşhur tûfân sebebiyle beşeriyetin “İkinci Babası” sayılır.
İdrîs -aleyhisselâm- semâya ref’ edildikten sonra insanlar, hakîkati kaybederek putlara ve heykellere tapmaya başladılar. Bunun üzerine Nûh -aleyhisselâm- kavmine peygamber olarak gönderildi.
Hazret-i Nûh’un esas isminin “Yeşkûr”, “Sâkin” veya “Abdülgaffâr” olduğu bildirilmektedir. Lakabı “Neciyyullâh” (Allâh’ın kurtardığı) ve “Şeyhu’l-Enbiyâ” (nebîlerin uzun ömürlüsü)’dür.
İdrîs -aleyhisselâm- semâya ref’ olunduktan sonra kendisine tâbî olanlardan Vedd, Süvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesr, dîni yaşayıp teblîğ ettiler ve insanlar arasında yüksek bir mevkiye sâhip oldular. Vefât ettiklerinde, onları hatırlamak için şeytanların teşvîki ile heykelleri yapıldı. Halk, zamanla putperestliğe döndü. Bu heykellerde ilâhî bir kudret olduğuna inandılar.
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor:
“Nûh -aleyhisselâm-’ın kavminde mevcut olan putlar sonradan Araplara intikâl etmiştir. Şöyle ki: Vedd adındaki put Dûmetu’l-Cendel’de idi ve Kelb kabilesine âitti. Süvâ’ adındaki put Hüzeyl’in idi. Yeğûs adındaki put Murâd kabilesine âitti. Sonra Benû Gutayf’ın oldu, Sebe’ye yakın Curf isimli mevkideydi. Yeûk, Hemedân’a âitti. Nesr, Himyer’in Âl-i Zi’l-Kelâ’ın idi. Bu putların isimleri aslında Nûh kavmindeki sâlih kimselere âitti. Şeytan bu sâlihler ölünce kavimlerine şu telkini yaptı: «Sâlih kişilerinizin oturmuş oldukları yerlere (onların hâtırasına) heykeller dikin ve bunlara onların isimlerini verin.» Halk bu telkine uyup, söyleneni yaptı. Bidâyette tapınma yoktu. Ancak ne zaman ki bunlar vefât ettiler, haklarındaki bilgi de unutuldu ve neticede câhil halk bu putlara tapınmaya başladılar.” (Buhârî, Tefsir, 71/1)
Nûh -aleyhisselâm-, bâzen çobanlık, zaman zaman da ticâret yapıyordu. Kavminin başında Kâbil soyundan Dermesil isimli zâlim bir kişi bulunmaktaydı. Her kabîlenin ayrı bir putu mevcuttu. Her putun da bir hizmetkârı vardı. Hazret-i Nûh -aleyhisselâm- bunları gülünç bulurdu. O dönemde ahlâksızlık ve putperestlik had safhaya varmıştı.
NUH KAVMİNİN ÖZELLİKLERİ
Nûh Aleyhisselâm’ın Kavminin Özellikleri:
1. Putperest idiler.
Onların bu özelliği âyet-i kerîmede şöyle bildirilir:
“Bir de şöyle dediler; sakın ilâhlarınızı bırakmayın! Hele Vedd’i, Süvâ’ı, Yeğûs’u, Yeûk’u ve Nesr’i aslâ bırakmayın!” (Nûh, 23)
Putlar ve putçular, insanlık târihinde, insanları dâimâ hak yolundan ayırarak sapıklığa götürdüler. Saygı ve hâtırâ için yapılan heykeller, zamanla kendilerine tapılan putlar hâline getirildi.
İnsan’ın inandığı ve kulluk yaptığı ilâhı, maddî bir takım şekillerle temsil ve tasavvur etmesine “antropomorfist” akîde denir. Bu akîde insanları muşahhas şekillere tapmaya ve nihâyetinde putçuluğa götürür. Tevhîd dinlerinde ise “müteâl” yâni bütün âlemlerden ve tasavvurlardan yüce bir Allâh inancı vardır. Bu inanç, insan zihnini maddeden uzaklaştırarak mücerred mânâlara yönlendirir. Maddenin çok daha ötesindeki mânevî hakîkatleri kavratmaya çalışır. Fakat beşer zihni bu mertebeye ulaşma yerine kolaya kaçarak evvelâ Allâh’ı tecsîm ve teşbîh etme, yâni O’nu kendi dünyâ boyutları içinde tasavvur etme hatâsına düşer. Bu da insanlığın putçuluğa sapmasına sebep olmuştur.
İslâm dîni ise insandaki bu meyli en güzel şekilde tasfiye ederek zihnin, Allâh Teâlâ’yı her hangi bir cisme benzetmesini yasaklamıştır. İnsanların mücerredi müşahhas hâle gitirip taabbüde yönelme dalâletine düşmemeleri için de resim ve heykeli tasvip etmemiştir. Resim ve heykelin diğer bir zararı da, hayâl gücünü tahdîd ederek insanın yüksek mânâları tasavvur ve idrâk etme istidâdını köreltmesidir.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kabir ziyâretlerindeki ifratlar insanları putçuluğa götürdüğü için önceleri bu ziyâretleri yasaklamış, ancak tevhîd inancının iyice yerleşmesinden sonra şu hadîs-i şerîfleriyle buna müsâade buyurmuşlardır:
“Size kabir ziyâretini yasaklamıştım. Artık kabirleri ziyâret edebilirsiniz!” (Müslim, Cenâiz, 106)
“…Kabirleri ziyâret etmek isteyen ziyâret etsin. Çünkü kabir ziyâreti bize âhireti hatırlatır.” (Tirmizî, Cenâiz, 60)
O hâlde kabir ziyâretleri, ölümün hatırlanması, mevtâya bir hediye gönderilmesi, yâni Kur’ân-ı Kerîm okunması ve âhiretin tefekkürü için tavsiye edilmiştir.
Mâneviyat büyüklerinin kabirleri yanında yapılan duâ ve istekler de, onların hürmetine Cenâb-ı Hak’tan olmalıdır. Çünkü kuldan istenmesi, kulları şirke götürür. Nitekim Nûh -aleyhisselâm-’ın kavminde de böyle olmuştu.
Allâh -celle celâlühû- yaratılmış olan hiçbir varlığa benzemediği; yâni “muhâlefetün li’l-havâdis” sıfatına sâhip olduğu için, buud ve şekil gibi her türlü beşer tasavvurunun ötesindedir. Şeyh Şiblî Hazretleri şöyle buyurur:
“Allâh Teâlâ’yı düşüncelerinizde kavrayıp akıllarınızda tam bir şekilde anladığınızı sandığınızda, bu düşünceler size iâde edilir. Çünkü bu tür düşünceler, sizin uydurduğunuz (muhdes) ve sizin gibi sonradan olma (masnû) şeylerdir...”
Burada Şiblî Hazretleri, sonradan olanla (muhdesle) Kadîm’in birbirinden tefrîk edilmesi gerektiğini, insanlar için Cenâb-ı Hakk’ı tanımanın yegâne yolunun, O’nun bildirdiği vasıf ve özellikler olduğunu ve bundan başka bir yolun bulunmadığını anlatmaktadır. Dolayısıyla vahyin bildirdiklerini bir kenara bırakıp O’nu müşahhaslaştırmaya çalışmak, elbette insanı çok hazin ve süflî neticelere sürükler.
Cenâb-ı Hakk’ın, beşer idrak ve tasavvurunun çok çok ötelerinde olduğunu ifâde etmek için âlimlerimiz şu veciz kelâmı söylemişlerdir:
“Allâh Teâlâ ile alâkalı aklına hangi düşünce gelirse gelsin, bilesin ki Yüce Allâh onun dışındadır.”
Akıl, muhdestir (sonradan yaratılmıştır). Cenâb-ı Hakk’ı bu muhdes varlıkla idrâk etmek mümkün değildir. Fakat Mûsâ -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hak’la konuşunca, büyük bir mânevî haz duydu. Bu hazzın iştiyâk ve câzibesi ile Cenâb-ı Hakk’ı görmeyi arzuladı ve bunda ısrâr etti. Bu hâl, âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:
“…Mûsâ: «Rabbim! Bana kendini göster, Sana bakayım.» dedi. Rabbi buyurdu ki: «Sen Ben’i (bu dünyâda) aslâ göremezsin. Fakat şu dağa bak! O dağ yerinde kalabilirse, Sen de Ben’i görebilirsin!..»” (el-A’râf, 143)
Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede etmek, derecesine göre ancak cennet ehlinin bir kısmına nasîb olacaktır.
2. Nûh -aleyhisselâm-’ın kavmi son derece zâlim ve azgın kimselerdi. Âyet-i kerîmede onların bu zulüm ve azgınlıklarından şöyle bahsedilmektedir:
“…Onlar çok zâlim, çok azgın kişilerin tâ kendileri idi.” (en-Necm, 52)
3. Fâsıktılar. Allâh Teâlâ şöyle buyurur:
“…Onlar, fâsık (günahkâr, yoldan çıkmış) bir milletti.” (ez-Zâriyât, 46)
4. Kötülüklere dalmışlardı. Âyet-i kerîmede onların bu vasfı şöyle bildirilmektedir:
“…Gerçekten onlar kötü bir milletti…” (el-Enbiyâ, 77)
5. Vicdansız idiler. Âyet-i kerîmede, merhamet ve şefkat hislerinden mahrum olan Nûh kavminin bu vasfı şöyle bildirilmektedir:
“…Onlar, (kalb gözleri, vicdanları) kör(elmiş) bir gürûh idiler.” (el-A’râf, 64)
6. Çok inatçıydılar. Nûh -aleyhisselâm-’ın kavmi, tabiatları küfre ve günâha alışmış, dünyâda inadı prensip edinmiş kimselerdi. Onlar âhirette de aynı inadı devam ettirecekler, kendilerine bir peygamberin gelmiş olduğunu kabul etmeyeceklerdir.
Allâh Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Nûh ve ümmeti kıyâmet günü gelirler. Allâh Teâlâ Hazret-i Nûh’a:
«–Tebliğ ettin mi?» diye sorar.
Nûh -aleyhisselâm-:
«–Evet yâ Rabbî, tebliğ ettim.» diye karşılık verir. Sonra Allâh Teâlâ Nûh’un ümmetine hitâben:
«–Nûh size tebliğde bulundu mu?» diye sorunca onlar:
«–Hayır, bize hiçbir peygamber gelmemiştir.» diye cevap verirler.
Bunun üzerine Allâh Teâlâ Nûh’a:
«–Senin doğruluğuna kim şehâdette bulunur?» deyince Nûh -aleyhisselâm-:
«–Hazret-i Muhammed ve ümmeti şâhitlik yapar.» der. Onlar da Nûh’un tebliğde bulunduğuna şâhitlik yaparlar.”
Hadîs-i şerîfin râvîsi şu ilâvede bulunur:
Nitekim âyet-i kerîmede, Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm- ve ümmetinin, diğer peygamberler ve ümmetleri hakkında şâhitlik yapacakları açıkça bildirilmiştir:
«İşte böylece sizi vasat bir ümmet yaptık ki, bütün insanlar üzerine şâhitler olasınız, Rasûl (Hazret-i Muhammed) de sizin üzerinize şâhit olsun…» (el-Bakara, 143)” (Buhârî, Tefsîr, 2/13, Enbiyâ, 3; Tirmizî, Tefsîr, 2/2965)
Allâh -celle celâlühû-, hakîkatten sapmış olan bu kavme Hazret-i Nûh -aleyhisselâm-’ı gönderdi. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“«Kendilerine can yakıcı bir azâb gelmezden önce onları uyar!» diye Nûh’u kavmine peygamber olarak gönderdik.” (Nûh, 1)
HZ. NUH (A.S.) KAÇ YIL TEBLİĞ ETTİ? - Hz. Nuh’un (a.s.) Tebliği
Nûh -aleyhisselâm-, elli yaşındayken Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi, Peygamberliğini bildirdi ve:
“Dermesil ve kavmine git; onlara tevhîd inancını teblîğ et!” dedi.
Hazret-i Nûh, ömrünün sonuna kadar tevhîd inancını teblîğ edeceğine dâir söz (mîsâk) verdi. Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:
“Hani biz peygamberlerden (tebliğ vazifelerini yerine getirmeleri için) sağlam bir söz almıştık; Sen’den de, Nûh, İbrâhîm, Mûsâ ve Meryem oğlu Îsâ’dan da. (Evet) biz onlardan pek sağlam bir söz almıştık!” (el-Ahzâb, 7)
“And olsun, biz Nûh’u kavmine elçi gönderdik. (Nûh) Onlara: «Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allâh’tan başkasına tapmayın! Ben size (gelecek) elem verici bir günün azâbından korkuyorum!» (dedi.)” (Hûd, 25-26)
Nûh -aleyhisselâm- ilk zamanlar vazîfesini gizli olarak yerine getirdi, sonraları âşikâr teblîğ etmeye başladı. Gençliğinde herkesin sevgisini kazanmış bir zât olmasına rağmen teblîğe başlayınca durum değişti. Kendisine çok az kimse tâbî oldu.
Kavmin melîki olan Dermesil, Hazret-i Nûh’un bu teblîğ faâliyetinden haberdâr olunca, yanında bulunanlara:
“–O da kim?” dedi. Onlar da:
“–Bizim kavmimizden olduğu hâlde bize uymayan birisi... İsmi, Nûh bin Lâmek. Baştan akıllı idi. Sonradan aklını kaybetti. Kendisinin peygamber olduğunu söylüyor!” dediler. Ardından:
“–Putlara da karşı çıkıyor!” denince Dermesil, Hazret-i Nûh’u yanına çağırtarak:
“–Yazık sana! Sen bizim ilâhlarımızı inkâr mı ediyorsun?” diye azarladı.
Ayrıca, Hazret-i Nûh’un etrâfında fakirlerin olması sebebiyle onunla alay ediyorlardı. Kâfirler Nûh -aleyhisselâm-’a:
“«–Senin peşinden gidenler sıradan ve basit kimseler iken biz hiç sana inanır mıyız!» dediler.” (eş-Şuarâ, 111)
Bu câhil ve zâlim kavim, kibirleri sebebiyle fakirleri ve garipleri küçük görüyorlardı. Fakat Nûh -aleyhisselâm-, dâvâsı kadar, dâvâsının bağlılarını da savundu. Münkirlerin ithamlarına cevap verdi:
“Ben îmân eden kimseleri kovacak değilim.” (eş-Şuarâ, 114)
“…Çünkü onlar Rableriyle karşılaşacaklar. Fakat ben sizi câhil bir millet olarak görüyorum. Ey milletim! Onları kovarsam, Allâh’a karşı beni kim savunur? Düşünmez misiniz?” (Hûd, 29-30)
Dermesil ölünce yerine oğlu Nevlin geçti. O daha zâlim idi. Nûh -aleyhisselâm-, Nevlin zamanında da teblîğine aynen devâm etti. Kavmi, O’nunla alay ediyor, üzerine toprak atıyor ve O’nu dövüyorlardı. Hattâ bayılıncaya kadar boğazını sıktılar, öldü sandılar. Ayıldığı zaman:
“Ey Allâh’ım! Beni ve kavmimi bağışla. Çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.” dedi. Gusül abdesti alıp tekrar yanlarına vardı. Onları Allâh’a îmân ve ibâdete dâvet etti. (İbn-i Hanbel, ez-Zühd, s. 50; İbn-i Esir, el-Kâmil, I, 69) Bütün bu eziyetlere rağmen O, büyük bir sabır gösteriyordu. Bir lutf-i ilâhî olarak, yaralarını zaman zaman Cebrâîl -aleyhisselâm- tedâvî ediyordu. Müşrikler: