İçerik

Açık Davet Dönemi

Açık Davet Dönemi

 Hz. Peygamber vahyin dördüncü yılından itibaren Mekkelileri açıktan İslâm’a davet etmeye başladı. Buna da ailesini, yani Kureyşlileri tevhid inancına davet etmekle başladı. Yakın akrabalarını İslâm’a davet etmek üzere evinde bir ziyafet tertip etti. Benî Hâşim ve Benî Muttalib’den yaklaşık kırk beş kişinin katıldığı yemeğin ardından amcası Ebû Leheb yeğenine fırsat vermeden konuşmaya başlayıp “Kabilesine senin getirdiğinden daha fena bir şey getireni görmedim” demiş ve konuklar dağılmıştı. Bu olay Hz. Peygamberi oldukça üzmüşse de birkaç gün sonra bir ziyafet daha tertip etmiş ve yemeğin ardından misafirlerine şu sözlerle hitap etmişti: “Ben özellikle size ve bütün insanlara gönderilmiş olan Allah elçisiyim. Allah’a yemin ederim ki uykuya daldığınız gibi öleceksiniz. Uykudan uyandığınız gibi de diriltileceksiniz. Yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. İyilikleriniz karşılığında iyilik, kötülükleriniz karşılığında da ceza göreceksiniz. Cennet de cehennem de ebedîdir. İlk uyardığım da sizlersiniz”. Bu sözleri dinleyen akrabalarının tepkileri farklı oldu. Amcası Ebû Tâlib yeğeninin sözlerini güzel bulduğunu, kendisini destekleyeceğini ancak atalarının dininden dönmeyeceğini söylemişti. Diğer amcası Ebû Leheb ise akrabalarından ona engel olmalarını, sözlerine kulak vermemelerini, atalarının inancından dönmeleri halinde kötü bir iş yapmış olacaklarını ve kendisini himaye etmeleri halinde öldürüleceklerini söyledi. Ebû Tâlib ise hayatta olduğu sürece yeğenini himaye edeceğini bir kez daha ilan etti. Nitekim Ebû Tâlib hayatının sonuna kadar yeğenini Kureyşlilerin bütün baskılarına rağmen himaye etmeye devam etmişti. Ebû Leheb de İslâm’a olan düşmanlığını ölene kadar sürdürmüş, bu yolda kendisinden geri kalmayan karısıyla birlikte cehennemlik olduğu Kur’ân’da açıkça ifade edilmiştir. Mekkelileri İslâm’a açıktan davet ettiği bu dönemde Hz. Peygamber bir gün Safâ tepesine çıkarak “Ey Kureyşliler! Size şu dağın arkasında bir düşman birliği var desem inanır mısınız? diye seslendi. Kendisini dinleyenler “Evet! Senin yalan söylediğine hiç şahit olmadık” şeklinde cevap verince, “Öyleyse ben büyük bir azaba dûçar olacağınızı size haber veriyorum. Allah bana en yakın akrabamı uyarmamı emretti. ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ demedikçe size ne bu dünyada ne de âhirette bir faydam dokunur” dedi. Kureyşliler Hz. Peygamber’in davetine ilk zamanlarda karşı çıkmamışlardı. Fakat bir süre sonra puta tapmanın eleştirildiği âyetlerin indirilmesi karşısında tavırları sertleşti. Kureyşlileri bu tavra iten ana sebep, putperestliğin yıkılması halinde 61 diğer Arap kabileleri nezdindeki saygın konumlarını kaybedeceklerini düşüncesiydi. Bu onlar açısından itibar kaybının yanı sıra, bu itibarın kendilerine sağladığı ticari menfaatlerin de ellerinden gitmesi anlamına gelmekteydi. Atalarından intikal eden inançlara kutsiyet atfettiklerinden, doğru veya yanlışlığı sorgulanmadan devam ettirilen inançların yine kendi kabilelerinden biri tarafından eleştiriliyor oluşunu da kabullenemiyorlardı. Nitekim Kureyşlilerin Hz. Peygamber’in tebliğ ettikleri karşısında söyledikleri “biz atalarımızın inancından dönmeyiz” şeklindeydi. Ahlaki açıdan bulundukları genel durum da İslâm karşıtı tavırlarını belirleyen hususlardan biriydi. Zira güçlünün haklı olduğu, kabile asabiyetine dayanan bir üstünlük anlayışının getirdiği maddi kazançlar, faiz, kumar, fuhuş, içki, yalan gibi kötü alışkanlıkların tamamı Hz. Peygamber tarafından yanlış olduğu ifade edilen davranışlardı. İslâm’ın günden güne taraftar bulduğunu gören Mekkeliler’in Hz. Peygamber’e bakışları değişti ve zamanla onun İslâm’a davetini engellemek için çeşitli yollara başvurdular. Mekkeliler İslâm’a tebliğin ilk zamanlarında Hz. Peygamber ve Müslümanları küçümseyen bir tavır takınmışlardı. Zaman içinde şiddete başvuran müşrikler, özellikle korumasız ve güçsüz Müslümanlara işkence ediyorlardı. Ebû Cehil, Ebû Leheb, Ebû Süfyân, Ümeyye b. Halef, Velîd b. Muğîre Hakem b. Ebü’l-As gibi azılı müşriklerin bu insanlık dışı davranışlarından en çok etkilenenler Mekke’ye sonradan gelen aileler veya kölelerdi. Efendileri tarafından kızgın kumlara bırakılmak, üzerlerine kaya oturtulması veya aç bırakılmak, İslâm’ı kabul eden köleleri inançlarından çevirmiyordu. Efendisi Ümeyye b. Halef tarafından Hz. Peygamber’in nübüvvetini inkar etmeye zorlanan Bilâl-i Habeşî, “Allah birdir” cevabını veriyordu. Yâsir ailesi ise bu işkenceler sonunda can veren ilk sahabîler olarak İslâm tarihinin ilk şehitleri oldu. Yâsir ve eşi Sümeyye, Ebû Cehil’in işkenceleri altında can verdi, oğulları Ammâr ise işkencelerin dayanılmaz olmaya başladığı bir anda Lât ve Uzzâ’yı yücelten ve Hz. Peygamber’i kötüleyen sözler söylemek zorunda kaldı. Bu şekilde işkenceden kurtulan Ammâr, derhal Hz. Peygamber’in yanına giderek durumu anlattı. Hz. Peygamber’in ona bu sözleri söylerken neler hissettiğini sorması üzerine, o esnada kalbinin iman dolu olduğu cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, zor durumda kalınması halinde bu şekilde davranmakta bir sakınca olmadığını söyleyerek bu durumla tekrar karşılaşırsa yine aynı şekilde davranmasını tavsiye etti. İslâm’ı kabul ettiği için sorun yaşayanlar sadece köleler değillerdi. Müslüman olduğu için ailelerinden baskı gören çok sayıda 62 Mekkeli vardı. Hz. Osman amcası tarafından harcamaları kısıtlanarak İslâm’dan döndürülmeye çalışılmıştı. Varlıklı bir ailenin yakışıklılığıyla tanınan oğlu Mus’ab, İslâmı kabul ettiği için elbiseleri dahil sahip olduğu her şey ailesi tarafından elinden alınmıştı. Bu vak’aların artması üzerine Allah’ı inkara zorlayan anne-babaya itaat etmek gerekmediğine dair âyet indirilmişti. Müşriklerin bu tutumları elbette Hz. Peygamber’in bizzat kendisini veya şahsiyetini de hedef almaktaydı. Geçtiği yollara diken ve pislik dökmek veya Kâbe’de ibadet ederken üzerine deve işkembesi dökmek Mekkeli müşriklerin fiili saldırıları arasındaydı. Diğer yandan, İslâm’ın Mekkeliler veya şehre dışarıdan gelenler arasında yayılmasını engellemek amacıyla Hz. Peygamber’in kahin, mecnun veya şair olduğu, insanlara söylediklerini aslında Hıristiyan bir din adamından öğrendiği veya eskilerin masalı olduğu gibi herhangi bir delil veya esası olmayan iddialar ileri sürmekteydiler. Mekkeli müşriklerin bütün bu baskı ve engelleyici tavırları ise dinlerinden dönmek şöyle dursun, Müslümanların inançlarını daha da artırmaktaydı. Mekkeli müşrikler, Hz. Peygamber’in İslâm’a davet faaliyetlerini engellemek üzere onu himaye eden amcası Ebû Tâlib nezdinde üç farklı zamanda girişimde bulunmuşlardı. Yeğenine engel olması için ilk gelenleri yatıştırıcı sözlerle savuşturan Ebû Tâlib, tehdit dolu sözlerle ikinci defa gelen Kureyşlileri dinledikten sonra yeğeniyle görüşmüş ve artık Kureyşlilere karşı duramayacağını söylemişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Güneşi sağ elime, ayı sol elime verseler ben bu işten vazgeçmem” şeklindeki sözleriyle kararlılığını dile getirmişti. Bunun üzerine de amcası kendisini asla yalnız bırakacağını söylemişti. Ebû Tâlib, aynı maksatla üçüncü defa yanına gelen Kureyşlilerin Hz. Peygamber’i kendilerine teslim etmesine karşılık evlatlık olarak Velîd b. Mugîre’nin oğlu Umâre’yi verme tekliflerini ise şiddetle reddetmişti. Bu arada müşrikler Hz. Peygamberle de görüşerek, şayet maddi bir beklentisi varsa kendisine mal vermeyi, mevki peşindeyse kendisini başlarına yönetici yapmayı teklif etmişlerdi. Hz. Peygamber onların bu sözlerini dinledikten sonra Kur’ân’dan kendisinin Allah tarafından gönderilen bir peygamber olduğunu bildiren âyetler okuyarak cevap vermişti. Hz. Peygamber’in nübüvvetinin altıncı yılında, 616 senesinde iki kişinin İslâmı kabul etmesi ayrı bir öneme sahiptir. Bu iki kişi Hz. Peygamber’in yiğitliğiyle meşhur amcası Hz. Hamza ve yine cesaretiyle tanınan Ömer b. Hattâb’dır. Onların İslâmı kabul etmesi Müslümanların kendilerini daha güçlü hissetmelerini sağlamıştı.