İçerik

İlk Vahiy

İlk Vahiy

 Hz. Peygamber Kâbe’nin tamirinden sonra Allah hakkında daha fazla tefekkür etmeye, ne şekilde iman ve ibadet edeceği hakkında düşünmeye başladı. Akıl ve hissiyle putlara tapınmanın hiçbir fayda sağlamayacağına inanıyor, ancak Yüce Yaratıcı’ya nasıl ve ne şekilde inanması gerektiğini bilemiyordu. Bu konuda düşünmek üzere sık sık inzivaya çekiliyor, uzun süre şehre dönmeden münzevi bir hayat yaşıyordu. Peygamberlikle görevlendirilmeden birkaç yıl öncesinden itibaren her yıl Ramazan ayında dedesi Abdülmuttalib ve bazı Kureyşliler’in yaptığı gibi Hira dağındaki mağarada tefekkür etmek üzere daha fazla vakit geçirmeye başladı. Yiyeceği tükenince şehre iniyor, Kâbe’yi tavaf ediyor, sonra tekrar mağaraya dönüyordu. Aynı dönemde Hz. Peygamber “sadık rüyalar” görmeye başlamış, bir süre devam eden bu zaman diliminde gördüğü bütün rüyalar aynen çıkmıştı. Yine bu dönemde Hz. Peygamber’in “esselâmu aleyke yâ Resûlallâh / Sana selam olsun ey Allah’ın elçisi” şeklinde sesler duyduğu ancak etrafına bakınca kimseyi göremediği, bu seslerin oradaki ağaç ve kayalıklardan geldiğine dair rivayetler de vardır. Buraya kadar anlatılanlar bir bütünlük içinde değerlendirildiğinde, özellikle otuz beş yaşından sonraki birkaç yıl boyunca Hz. Muhammed’in vahye hazırlandığı söylenebilir. 610 yılı Ramazan ayının son on günü içinde Hz. Peygamber’in Hira’da bulunduğu bir gece, muhtemelen yirmiyedinci gece, Cebrâil gelerek Allah tarafından peygamber olarak görevlendirildiğini haber verdi. Bu ilk vahyi Hz. Peygamber şöyle anlatmaktadır: “O gece Cebrâil bana gelerek “Oku!” (İkra’) dedi. Ben okuma bilmediğimi söyledim. Bunun üzerine melek beni aldı; dayanabileceğim son noktaya kadar sıktı. Ardından beni bırakıp tekrar “Oku!” dedi. Cevaben yine “Ben okuma bilmem” deyince tekrar son noktaya kadar sıktı ve “Oku!” dedi. Ben “Ne okuyayım?” diye cevap verince melek beni üçüncü defa takatim kesilinceye kadar sıktı ve bıraktıktan sonra şu âyetleri okudu: “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O insanı bir embriyodan yarattı. Oku! Senin Rabbin en büyük kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğreten, insana bilmediklerini belleten odur” (Alak Sûresi 96/1-5). İlk defa karşılaştığı bu olayın etkisiyle heyecan ve korku içinde evine dönen Hz. Peygamber, yatağına yatarak eşinden üzerini örtmesini istedi ve uyandıktan sonra da başından geçenleri anlattı. Eşinin anlattıklarını dinleyen Hz. Hatice, onun akrabasını gözeten, misafirlere ikramı seven, fakir ve muhtaçlara yardım eden, mazlumun yanında duran, doğru sözlü biri olduğunu söyleyerek Allah’ın kendisini üzmeyeceğine dair inancını söylemiş ve kendisine inandığını ifade etmiştir. Daha sonra Hz. Hatice’nin amcasının 59 oğlu Varaka b. Nevfel’in yanına gittiler. Kitâb-ı Mukaddes’i iyi bilen bir Hıristiyan olan Varaka anlatılanları dinledikten sonra kendisine görünenin bütün peygamberlere vahiy getiren melek (nâmûsu ekber) olduğunu ve kavminin kendisine kötü davranıp şehirden çıkaracakları zamana erişirse kendisinin yanında olacağını söyledi. Bu görüşmenin ardından Hz. Peygamber kalben ferahlamıştı. Ancak ilk vahyin ardından bir süre kendisine vahiy gelmedi. Kaynaklarda “fetretü’l-vahy” (vahyin kesintiye uğraması) adı verilen bu dönem Hz. Peygamber için oldukça zorlu geçti. Kendisine gelen vahiy meleğini yeniden görebilmek için Hira mağarasına gidiyor ancak bir türlü melek gelmiyordu. Bu dönemde Hz. Peygamber Rabbinin kendisini terk ettiği endişesine kapılmıştı. Fetretü’l-vahy’in birkaç ay veya üç yıl kadar sürdüğü yönünde farklı rivayetler bulunmaktadır. Hz. Peygamber bir gün Hira mağarasından dönerken Cebrâil’i yeniden gördü, korku ve heyecanla evine gidip yatağına girdi. Ne var ki Cebrâil’i evinde yeniden gördü. Bu defa kendisine Müddessir Sûresi’nin ilk beş âyeti bildirilmekteydi. Bu âyetlerle artık ilahi mesajı insanlara ulaştırması ve bunu yaparken de Rabbine güvenmesi istenmekteydi. Bu dönemde Cebrâil’in Hz. Peygambere abdest ve namazı öğrettiği ve Hz. Peygamber’in de evinde eşi Hz. Hatice ile birlikte namaz kıldığı rivayet edilmektedir.